Ben Yaşarım, Bir Yanım Beni İzler

Rene Magritte Not to be Reproduced

İçimizdeki ses ne zaman bize eşlik etmekten çıkıp bizi değerlendirmeye başlar?

Hepimizin içinde konuşan bir ses vardır. Gün içinde ne yapacağımızı düşünür, vereceğimiz bir kararın üzerinde durur, yaşadığımız bir şeyi anlamlandırmaya çalışır, bazen de henüz gerçekleşmemiş bir konuşmanın provasını yaparız. Kendi kendimize sorular sorar, verdiğimiz bir kararın nedenlerini düşünür, yaşadığımız bir olayın bizde ne uyandırdığını anlamaya çalışırız. İç konuşma, düşünme ve kendini düzenleme biçimlerimizden biridir; zihinsel hayatımızın olağan bir parçasıdır. Araştırmalar da iç konuşmanın tek bir biçimi olmadığını, düşünmeyi düzenlemekten davranışlarımızı yönlendirmeye kadar farklı işlevler taşıdığını gösterir. (Alderson-Day & Fernyhough, 2015).

Fakat insanın kendisiyle konuşması ile kendisini sürekli olarak izlemesi aynı şey değildir.

Bir insan bir arkadaşının karşısında oturup sohbet ederken yalnızca karşısındaki kişiyi dinlemez. Kendi sesini de duyar. Ne söylediğini, nasıl söylediğini, karşısındaki kişinin yüzündeki değişikliği fark eder. Bu dikkat, ilişkinin doğal bir parçasıdır. Hepimiz zaman zaman kendimizi başkasının gözünden değerlendirebiliriz. Fakat bu bakış sürekli hale geldiğinde, kişinin dikkati konuşmanın kendisinden uzaklaşıp kendi üzerine dönebilir. “Acaba fazla mı konuştum?”, “Bunu söylersem ne düşünür?”, “Şimdi nasıl görünüyorum?” gibi düşünceler konuşmanın kendisine eşlik etmeye başlar. İnsan karşısındakiyle ilişki kurarken bir yandan da ilişkide nasıl göründüğünü takip eder.

Aynı şey yalnızca ilişkilerde yaşanmaz. Bir işe başlarken “Bunu gerçekten yapabilir miyim?” sorusundan önce “Yeterince iyi yapabilecek miyim?” sorusu gelebilir. Bir hayal kurarken, hayalin içinde kalmak yerine onun ne kadar gerçekçi olduğunu düşünmeye başlayabiliriz. Bir şey söylemek isterken söyleyeceklerimizi yalnızca ne hissettiğimiz üzerinden değil, nasıl karşılanacağı üzerinden de tartabiliriz. Bir sınır koyduğumuzda sınırın bizim için ne ifade ettiğinden önce karşımızdaki kişinin bundan hoşlanıp hoşlanmayacağını düşünebiliriz.

Böyle anlarda kişinin yaşadığı deneyime eşlik eden başka bir bakış ortaya çıkar. İnsan yalnızca ne hissettiğini, ne istediğini ya da ne düşündüğünü yaşamaz; bunların kendisi hakkında ne söylediğini de düşünür.

Örneğin birine öfkelendiğimizde, öfkemizin neden ortaya çıktığını anlamaya çalışmak yerine “Ben neden böyle biriyim?” diye düşünmeye başlayabiliriz. Birini kıskandığımızda, kıskançlığın bize ilişkimiz hakkında ne anlattığına bakmadan kendimizi ayıplayabiliriz. Bir şey istediğimizde, o isteğin bize ait olup olmadığını anlamaya fırsat bulamadan “Bunu istemek bencillik olur.” diyebiliriz. Birini kırdığımızı düşündüğümüzde, ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine kendimizi hemen “kötü biri” olarak değerlendirebiliriz.

Burada kişinin yaşadığı duygu ile o duygu hakkında yaptığı değerlendirme birbirine karışır.

İnsan yalnızca öfkelenmez; öfkelenmesinin doğru olup olmadığını da düşünür. Yalnızca bir şey istemez; bunu istemenin kendisi hakkında ne söylediğini de sorgular. Yalnızca bir ilişkide bulunmaz; o ilişkinin içinde nasıl göründüğünü de takip eder.

Bu nedenle ruhsal hayatımızda önemli bir ayrım ortaya çıkar: kendimizi gözlemlemek ile kendimizi değerlendirmek aynı şey değildir.

Kendimizi gözlemlediğimizde deneyimimize yaklaşırız. “Şu anda ne hissediyorum?”, “Bu kişiye neden bu kadar öfkelendim?”, “Burada beni inciten ne oldu?” diye sorarız. Kendimizi değerlendirdiğimizde ise deneyimimizin üzerine bir ölçü koyarız: “Böyle hissetmem doğru mu?”, “Normal biri böyle düşünür mü?”, “Böyle davranırsam beni severler mi?”, “Yeterince iyi miyim?”

İlkinde insan kendi iç dünyasına merakla yaklaşır. İkincisinde kendisini bir ölçüte göre kontrol eder.

Psikanalitik düşüncede kişinin kendisini gözleyen ve nasıl olması gerektiğiyle karşılaştıran bu tarafı uzun zamandır ele alınır. Freud, insanın ruhsal hayatında yalnızca dürtülerinin ve isteklerinin değil, kendisini değerlendiren ve belirli ideallerle karşılaştıran bir yönün de bulunduğunu söyler. Çocuk büyüdükçe, dışarıdan gelen yasaklar, beklentiler ve “iyi çocuk”, “başarılı insan”, “uslu kız”, “güçlü erkek” gibi ölçütler yalnızca dışarıdaki insanların söyledikleri olarak kalmaz; zamanla kişinin kendi kendisini değerlendirme biçiminin bir parçası haline gelir. Böylece yetişkinlikte bizi değerlendiren kişinin gerçekten yanımızda bulunmasına gerek kalmaz. İnsan, zamanla dışarıdan öğrendiği ölçütleri kendi içinde taşıyarak kendisini değerlendirebilir. Böylece bir başkasının bakışına ihtiyaç duymadan, kendisine içeriden bakmaya başlayabilir (Freud, 1923; 1933).

Bu nedenle içerideki ses çoğu zaman yabancı bir ses gibi duyulmaz. Tam tersine, oldukça tanıdıktır.

“Daha iyisini yapmalısın.”

“Böyle davranmamalısın.”

“Bunu istemen doğru değil.”

“Biraz daha anlayışlı ol.”

“Böyle görünme.”

“İnsanları hayal kırıklığına uğratma.”

Bu cümlelerin önemli bir kısmı hayatımızın bir döneminde gerçekten birileri tarafından söylenmiş olabilir. Bir kısmı ise hiç söylenmemiş, fakat ilişkiler içinde tekrar tekrar yaşadığımız deneyimlerden öğrenilmiş olabilir. Zaman içinde bunların kime ait olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Kişi kendi düşüncesiyle, kendisine öğretilmiş bir beklentiyi aynı şey sanmaya başlayabilir.

Bowlby’nin bağlanma kuramında anlattığı içsel çalışma modelleri bu noktayı anlamak için önemli bir açıklama sunar. Çocuk, kendisine nasıl davranıldığını yalnızca o an için yaşamaz; tekrar eden ilişkilerden hareketle kendisi ve karşısındaki insanlar hakkında bazı beklentiler geliştirir. “İhtiyaç duyduğumda biri yanımda olur mu?”, “Üzüldüğümde bana nasıl karşılık verilir?”, “Bir şey istediğimde bunu söylemem güvenli midir?”, “Sevilmek için nasıl biri olmam gerekir?” gibi soruların cevapları zamanla ilişkileri anlamlandırma biçiminin bir parçası haline gelir. Bu içsel modeller daha sonraki ilişkilerde neye dikkat ettiğimizi, davranışları nasıl yorumladığımızı ve kendimizi ilişkide nasıl konumlandırdığımızı etkileyebilir. (Bowlby, 1969/1982, 1973, 1980).

Bu yüzden bazı insanlar bir ilişkide karşısındaki kişinin yüz ifadesindeki küçük bir değişikliği hemen fark eder. Ses tonunun değişmesi, kısa bir sessizlik, mesajın önceki günlere göre daha kısa gelmesi onlar için önemli hale gelir. Önce karşılarındaki kişinin ne hissettiğini anlamaya çalışırlar; kendi ne hissettiklerini fark etmeleri daha sonra gelir. Çünkü ilişkide güvende kalmanın yolu bir zamanlar karşısındaki insanın durumunu doğru okumaktan geçmiş olabilir.

Yetişkinlikte ise bu dikkat, geçmişteki ilişkilerden bağımsız olarak kişinin hayatına taşınabilir. Karşısındaki insan artık çocuklukta yaşadığı kişi değildir; fakat kişinin zihni ilişkide neyin tehlike, neyin kabul, neyin reddedilme anlamına gelebileceğini geçmiş deneyimlerinden öğrenmiştir. Bu modeller değişmez değildir. Yeni ilişkiler, güvenli deneyimler ve psikoterapi gibi yaşantılarla yeniden şekillenebilirler. Fakat kişi farkına varmadığı sürece, geçmişte işe yarayan bazı ilişki biçimleri bugünün ilişkilerinde de kendiliğinden çalışmaya devam edebilir. (Bowlby, 1980; Bretherton & Munholland, 2008).

Bu noktada kişinin kendisiyle kurduğu ilişki de değişmeye başlar. Çünkü insan, başkalarının kendisine nasıl baktığını zamanla kendi kendisine bakmak için kullanmaya başlayabilir.

Bir çocuk sık sık “İnsanları üzme.” mesajıyla büyürse, yetişkin olduğunda kimse yanında olmadığı halde bir sınır koymadan önce karşısındaki kişinin hayal kırıklığını düşünebilir. Çocukken kabul görmek için kendi ihtiyacını geri plana atmayı öğrenen biri, yetişkinlikte “Ben ne istiyorum?” sorusundan önce “Karşımdaki benden ne bekliyor?” sorusunu sorabilir. Kendi isteğini anlamakta zorlanırken başkasının ihtiyacını çok hızlı fark edebilir.

Winnicott’un çalışmalarında önem verdiği noktalardan biri de burada ortaya çıkar. Ona göre çocuk yalnızca çevresine uyum sağlamayı öğrenmez; aynı zamanda kendi spontan deneyimlerinin, isteklerinin ve ifadelerinin ilişki içinde karşılık bulmasına ihtiyaç duyar. Çocuğun kendiliğinden ortaya çıkan deneyimleri sürekli olarak çevrenin beklentilerine göre şekillenmek zorunda kaldığında, uyum sağlamak giderek daha baskın bir ruhsal örgütlenme haline gelebilir. Dışarıya uyum sağlamak hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır; sorun, kişinin ne istediğini ve ne hissettiğini fark etme kapasitesinin sürekli olarak “Benden ne bekleniyor?” sorusunun gerisinde kalmasıdır. Winnicott’un “true self” ve “false self” üzerine düşünceleri bu ayrımı anlamak açısından önemli bir çerçeve sunar. (Winnicott, 1960).

Bu nedenle bazı insanların hayatında “Ben ne istiyorum?” sorusu kolay cevaplanmaz. Ne giymek istediklerini bilirler ama başkalarının ne düşüneceğini de hesaba katarlar. Bir işi yapmak isteyip istemediklerinden önce, o işi yapmanın onları nasıl göstereceğini düşünürler. Bir ilişkiden memnun olup olmadıklarını anlamaya çalışırken, “İyi bir partner miyim?” sorusuna takılırlar. Bir arkadaşlarıyla görüşmek istemediklerinde, istememelerinin nedenini anlamaktan önce onları kırıp kırmayacaklarını düşünürler.

Bazen kendi duygularını anlamaktan çok, başkalarının kendileri hakkında ne düşüneceğini anlamakta daha başarılıdırlar.

Böyle bir ruhsal işleyişte insanın kendisiyle arasında sürekli bir değerlendirme ilişkisi oluşur. Bu değerlendirme her zaman sert değildir. Hatta kimi zaman kişinin kendisine “iyi davranıyor” gibi görünen cümlelerle çalışır:

“Boş ver, büyütme.”

“Sen zaten çok hassassın.”

“Bunun üzerinde durmaya değmez.”

“Karşı tarafın da kendince bir nedeni vardır.”

“Biraz daha anlayışlı ol.”

Bu cümlelerin her biri tek başına sağlıklı bir düşünce de olabilir. Önemli olan, kişinin bunları ne zaman ve nasıl kullandığıdır. Eğer kişi kendi öfkesini, kırgınlığını, arzusunu ya da sınırını anlamadan önce onu yatıştırıyor, küçültüyor veya geçersizleştiriyorsa, kendi deneyimiyle arasına yine aynı değerlendirici bakış girmiş olur.

Bu noktada utanç, suçluluk ve kaygı da devreye girebilir.

Suçluluk, çoğu zaman yaptığımız bir şeyin yanlış olduğuna ilişkin bir değerlendirmeyle ilgilidir. Utanç ise değerlendirmeyi davranıştan kişinin kendisine taşıyabilir: “Yanlış bir şey yaptım.” demekten “Bende yanlış bir şey var.” demeye geçebilir. Kaygı ise henüz gerçekleşmemiş bir sonucu önceden kontrol etmeye çalışır: “Ya yanlış yaparsam?”, “Ya beni sevmezse?”, “Ya yeterince iyi değilsem?”

Bu üç duygu kişinin kendi deneyimine yaklaşmasını zorlaştırdığında, insan giderek ne hissettiğini anlamaktan çok hissettiği şeyi kontrol etmeye çalışabilir.

Oysa kişinin kendisini anlaması, kendisini sürekli olarak düzeltmesi anlamına gelmez.

Psikoterapide önemli olan kapılardan biri de burada açılır. Kişinin kendi düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını anlamaya çalışabilmesi; bunların arkasında ne olduğunu merak edebilmesi ve hem kendisinin hem de karşısındaki kişinin zihninde neler olabileceğini düşünebilmesi mentalizasyon kapasitesiyle ilişkilidir. Burada amaç kendimizi dışarıdan izlemek değildir. Tam tersine, kendi deneyimimize içeriden bakabilmek ve onu hemen bir hükme dönüştürmeden düşünebilmektir. (Fonagy ve ark., 2019; Luyten ve ark., 2020).

Bu nedenle “Neden böyle hissediyorum?” sorusu ile “Böyle hissetmem doğru mu?” sorusu birbirinden oldukça farklıdır.

İlk soru insanı kendi deneyimine yaklaştırır.

İkinci soru onu değerlendirmeye götürür.

“Bu kişiye neden bu kadar öfkelendim?” diye düşündüğümüzde, öfkemizin bize ne anlattığını araştırabiliriz. “Böyle öfkelenmemem gerekir.” dediğimizde ise öfkemizi anlamadan önce onu ortadan kaldırmaya çalışırız.

“Bu ilişki bana ne hissettiriyor?” diye sorduğumuzda, ilişkimizin içinde kendimize bakarız.

“İyi bir sevgili gibi davranıyor muyum?” diye düşündüğümüzde ise kendimizi bir ölçüte göre değerlendiririz.

“Bunu gerçekten istiyor muyum?” sorusu kendi arzumuza yaklaşır.

“Bunu istemek beni bencil yapar mı?” sorusu ise arzuyu hemen bir ahlaki değerlendirmeye taşır.

İnsan kendisini çok fazla düşünebilir ve yine de kendisiyle temas etmekte zorlanabilir.

Kendisi hakkında çok şey bilir ama ne istediğini bilmez.

Başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü kolayca fark eder ama kendi düşüncesini ayırt etmekte zorlanır.

Başkalarının duygularını çok hızlı okur ama kendi duygusunu ancak ilişkiden çıktıktan sonra fark eder.

Kendisine ilişkin sürekli bir değerlendirme halinde olduğu için, kendi deneyiminin içinde kalmakta güçlük çekebilir.

Bu nedenle psikoterapide amaç kişinin içindeki sesi susturmak değildir. İnsan kendisiyle konuşmaya, düşünmeye, değerlendirmeye ve kendisini gözlemlemeye devam eder. Önemli olan, kişinin içerideki farklı sesleri ve bakışları birbirinden ayırt edebilmesidir.

“Bu gerçekten benim düşüncem mi?”

“Bunu ben mi istiyorum?”

“Yoksa böyle istemem gerektiğini mi düşünüyorum?”

“Şu anda ne hissediyorum?”

“Bu duyguyu anlamaya mı çalışıyorum, yoksa hemen ondan kurtulmaya mı?”

Bu sorular kişinin kendisiyle arasına yeni bir mesafe koymak için değil, kendisiyle daha doğrudan bir ilişki kurabilmesi için sorulur.

Çünkü insanın kendiyle kurduğu ilişki yalnızca kendisine ne söylediğiyle değil, kendisine hangi bakışın içinden baktığıyla da ilgilidir.

İçimizdeki ses bazen bize düşünmek için alan açar. Bazen bizi korur. Bazen yol gösterir. Bazen de geçmişte öğrenilmiş bir beklentiyi, bir ölçüyü ya da başkasının bakışını bugünün hayatında yeniden üretir.

Bunu fark etmek, o sesi susturmak anlamına gelmez.

Kendi deneyimimizle aramıza giren o bakışı fark etmek, onun nereden geldiğini ve bugün hâlâ bize hizmet edip etmediğini merak edebilmek anlamına gelir.

Kendimizi sürekli olarak başkasının gözünden değerlendirmek yerine, kendi deneyimimizin içinde biraz daha uzun kalabiliriz.

Ne istediğini hemen açıklamak zorunda kalmadan. Bir duyguyu hemen düzeltmeden. Bir arzuyu hemen yargılamadan. Bir sınırı karşı tarafın vereceği tepkiye göre yeniden şekillendirmeden.

Kısacası, kendini yaşamaya çalışırken bir yandan da kendini izlemek zorunda kalmadan…