top of page

Cinsellik Yatak Odasında Başlamaz

  • 19 May
  • 8 dakikada okunur

Tedaviye başvuran birçok kişi için cinsellik, yalnızca yatak odasında gerçekleşen bir eylem gibi düşünülür. Sanki cinsellik dediğimiz şey; iki bedenin bir araya gelmesi, penetrasyonun gerçekleşmesi ve bedensel bir boşalmanın yaşanmasından ibaretmiş gibi ele alınır. Penetrasyon gerçekleşiyorsa “başarılı” bir cinsellik vardır, gerçekleşmiyorsa bir sorun olduğu düşünülür.


Oysa klinik pratikte karşılaşılan bundan çok daha karmaşıktır. Çünkü insanlar yalnızca partnerleriyle değil, kendi bedenleriyle, arzularıyla ve yakınlıkla da ilişki kurmakta zorlanabilirler.


Bazı kadınlar hayatları boyunca hiç mastürbasyon yapmadan yaşarlar. Kendi bedenlerine dokunmazlar. Vajinalarının nasıl göründüğünü bilmezler. Nelerden hoşlandıklarını, hangi temasın haz verdiğini, bedenlerinin hangi bölgelerinin uyarılmaya açık olduğunu keşfetmemiş olabilirler. Fantazileriyle temas etmekte zorlanırlar; hatta bazen fantazi kurmak bile suçluluk ya da utanç yaratır.


Bu kişiler için cinsellik çoğu zaman partnerle gerçekleştirilen bir görev halini alır. Bazen karşı tarafın ihtiyaçlarını karşılamak, bazen ilişkiyi sürdürmek, bazen de “iyi bir partner” olabilmek adına yapılan bir eylem gibi yaşanır.


Fakat mesele yalnızca daha geleneksel ya da baskılayıcı kültürel yapılarda yetişmiş kişilerle sınırlı değildir.


Bazı kadınlar cinselliğe son derece özgürlükçü, eşitlikçi ve açık bir yerden yaklaşırlar. Kadınların da erkekler kadar arzu duyabileceğini, cinselliğin yalnızca erkek ihtiyaçlarına hizmet eden bir alan olmadığını savunurlar. Cinsellik üzerine rahat konuşabilir, bedenleriyle daha görünür bir ilişki kurabilir, çok partnerli ilişkiler yaşayabilir ya da toplumsal tabulara karşı daha özgür bir pozisyon alabilirler.


Ama bütün bunlara rağmen, kişinin ruhsallığında cinselliğin ne ifade ettiği hâlâ belirsiz kalabilir. Çünkü cinsellik özgürce yaşanıyor gibi görünse de, kişinin iç dünyasında hâlâ bir performans, bir güç gösterisi, idealize edilme ya da değerli hissetme aracı olarak işlev görüyor olabilir.


Kimi zaman kişi; “özgür”, “arzulanır”, “güçlü” ya da “çekici” biri olarak görülmeyi, cinselliği yaşayabilme kapasitesiyle eşitleyebilir. Bu durumda cinsellik gerçekten yaşanan bir deneyim olmaktan çok, kişinin kendilik değerini düzenlemeye çalışan bir alana dönüşebilir.


Benzer bir durum erkekler için de geçerlidir. Bazı erkekler cinsellikten tamamen uzaklaşırlar. Kendilerini işe, başarıya, statüye ya da üretkenliğe verirler. Yakın ilişkilerden kaçınırlar. Flört edebilirler ama ilişki derinleşmeye başladığında geri çekilirler. Bazen bunun altında ereksiyon problemi yaşama korkusu, erken boşalma kaygısı, geç boşalma ya da “yeterli performansı gösterememe” endişesi bulunur.


Bazıları içinse cinsellik tam tersine yoğun biçimde yaşanan bir alan haline gelir. Sürekli partner değiştirmek, sık cinsel birliktelikler yaşamak, arzulanırlığını sürekli kanıtlamak ya da erkekliğini cinsel performans üzerinden kurmak gibi örüntüler görülebilir.


Birçok çift için cinsellik konuşulan değil, yalnızca yaşanması beklenen bir alandır.


Partnerler genellikle neyi sevdiklerini, neyden hoşlanmadıklarını, hangi temasın kendilerini yakın hissettirdiğini ya da hangi fantazilerin zihinsel olarak uyarıcı olduğunu birbirlerine hiç anlatmazlar. Çünkü birçok insan için arzu dile getirmek hâlâ utanç, ayıp ya da yanlış anlaşılma korkusuyla ilişkilidir.


Bazıları için “bunları konuşmak” fazla açık, fazla talepkâr ya da “uygunsuz” görünmek anlamına gelebilir. Bazıları ise uzun süreli ilişkilerde arzunun konuşulmasının sevgiyi bozacağından korkar. Sanki eşler, evlendiğinde, anne-baba olduğunda kısaca “aile” olduğunda, cinsellik artık kendiliğinden yürümesi gereken sessiz bir beklenti alanına dönüşür.


Oysa konuşulamayan cinsellik zamanla çiftler arasında yalnızca bedensel değil, duygusal bir uzaklık da yaratabilir. Çünkü kişi kendi arzusunu ifade edemediğinde, zamanla yalnızca partnerine değil, kendi bedenine ve haz kapasitesine de yabancılaşmaya başlayabilir.


Tam da bu noktada mesele yalnızca cinselliğin yaşanıp yaşanmaması olmaktan çıkar. Kişinin kendi arzularıyla, bedeniyle, haz kapasitesiyle, yakınlıkla ve etkilenebilirlikle nasıl bir ilişki kurduğu belirleyici hale gelir.


Çünkü cinsellik yalnızca bedenlerin ilişkisi değildir. Aynı zamanda kişinin; hazla, yakınlıkla, bağımlılıkla, etkilenmeyle, kontrolle, teslimiyetle, suçlulukla ve utançla kurduğu ilişkinin de sahnesidir.


Bu nedenle vajinismus, erektil disfonksiyon, erken boşalma, geç boşalma, orgazm güçlüğü ya da cinsel isteksizlik gibi durumları yalnızca bedensel bir işlev sorunu olarak ele almak çoğu zaman yetersiz kalır.


Elbette cinsel işlev sorunları; biyolojik, hormonal, nörolojik, ilaç kullanımına bağlı ya da ilişki dinamikleriyle ilişkili birçok etkenden kaynaklanabilir. Bu nedenle kapsamlı bir tıbbi değerlendirme her zaman önemlidir.


Ancak bazı durumlarda, yapılan değerlendirmelerde belirgin bir fiziksel neden saptanamayabilir. İşte tam da bu noktada kişinin ruhsal dünyası, yakınlıkla kurduğu ilişki, beden algısı, kaygıları, çatışmaları ve erken dönem deneyimleri daha görünür hale gelmeye başlar.


Psikodinamik ve psikanalitik kuramlar, kişinin cinsellikle kurduğu ilişkinin yalnızca bedensel değil; erken dönem ilişki deneyimleriyle de yakından bağlantılı olabileceğine uzun yıllardır dikkat çekmektedir.


Çünkü insanın cinselliği yetişkinlikte başlamaz. Çok daha erken başlar. Bir bebeğin doğumundan itibaren kurduğu ilk ilişkilerde. Hatta bazı kuramcılar için daha anne karnından itibaren.


Burada bahsedilen “cinsellik”, yetişkin dünyasındaki genital cinsellik değildir. Ruhsal yaşam açısından cinsellik; kişinin haz alabilme, etkilenebilme, yakınlık kurabilme ve yaşamla arzusal bir ilişki geliştirebilme kapasitesiyle de ilgilidir.


Bir bebeğin ilk cinsel nesnesi annedir. Bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılır. Burada anlatılan şey yetişkin tipi bir cinsellik değildir. Bebek için anne; hem besleyen, hem sakinleştiren, hem dokunan, hem de bedeni uyaran ilk kişidir.


Anne bebeği tutar. Besler. Temas eder. Altını değiştirir. Sarılır. Bakışır. Sakinleştirir. Ve tüm bunlar sırasında bebeğin bedeni yalnızca hayatta kalmaz. Aynı zamanda uyarılır.

Psikanalitik kuramın “birincil annesel” ya da bazı metinlerde “birincil annelik uğraşı” diye tarif ettiği alan tam da budur.


Bebeğin henüz kendisini anneden ayrı hissetmediği, bakım, temas, haz ve düzenlenmenin iç içe geçtiği ilk ilişkisel alan.


Bu nedenle her bebeğin — kız ya da erkek fark etmeksizin — ilk ilişkisi aynı cinsiyetten bir nesneyle, yani anneyle kurulur.


İnsan ruhsallığı başlangıçta sandığımız kadar keskin biçimde kadın/erkek diye ayrışmış değildir. Başlangıçta daha geçirgen, daha alıcı, daha ilişkiseldir.


İşte tam bu noktada, bebeğin gelecekte hazla, yakınlıkla ve etkilenmeyle kuracağı ilişkinin temelleri atılmaya başlar. Çünkü anne yalnızca bakım veren kişi değildir. Aynı zamanda bebeğin bedenini dünyaya uyandıran ilk kişidir.


Burada Donald Winnicott’un “yeterince iyi anne” kavramı önemli hale gelir. Yeterince iyi anne demek mükemmel anne demek değildir. Bebeğin ihtiyaçlarını kusursuz biçimde karşılayan biri değil; bebeğin uyarılma düzeyini düzenleyebilen, onu ne tamamen yoksun bırakan ne de taşıracak kadar aşırı uyaran kişidir.


Çünkü bir bebeğin gelişebilmesi için hem uyarılmaya hem de bu uyarımın düzenlenmesine ihtiyacı vardır.


Anne bebeği hiç uyarmadığında; temas etmeyen, donuk, duygusal olarak uzak bir ilişki kurduğunda çocuk zamanla şunu öğrenebilir: “Alınacak bir şey yok.” Bu durumda yetişkinlikte kişi; haz almakta, etkilenmekte, yakınlıkta kalmakta ve bedenine yaklaşmakta zorlanabilir.


Ancak bunun tam tersi de mümkündür.


Bazı durumlarda anne bebeğin kapasitesinden fazla uyarıcı olabilir. Temasın ritmi bozulabilir. Anne kendi ihtiyaçlarını bebeğin üzerine taşıyabilir. Bebeğin henüz düzenleyemeyeceği yoğunlukta bir ilişkisellik oluşabilir.


Bu durumda çocuk için “almak”, huzur veren bir deneyim olmaktan çıkıp taşırıcı bir deneyime dönüşebilir. Kişi ileride yakınlık yaşadığında daralabilir, kaçabilir, kontrol etmeye çalışabilir, gevşemekte zorlanabilir ya da cinselliği istilacı hissedebilir.


Psikanalitik kuramın “alabilme kapasitesi” diye tarif ettiği şey tam da burada önem kazanır. Çünkü cinsellik yalnızca istemekle ilgili değildir. Aynı zamanda alabilmekle ilgilidir.


Yakınlığı alabilmek. Teması alabilmek. Haz alabilmek. Etkilenebilmeyi taşıyabilmek.

Bu kulağa ilk bakışta oldukça basit gelebilir. Ama insanların önemli bir kısmı aslında almakta zorlanır. Bu ifadeyi biraz daha açmak gerekirse:


Örneğin bazı kişiler sevilmek ister ama biri gerçekten yakınlık gösterdiğinde huzursuz olur.


Bazıları ilgi görmek ister ama ilgi geldiğinde geri çekilir.


Bazıları ilişkide hep “veren”, “idare eden”, “güçlü olan”, “kontrol eden” tarafta kalır ama ihtiyaç duyan, etkilenen ya da destek alan pozisyona geçtiğinde yoğun bir rahatsızlık hisseder.


Çünkü almak, insanı bir miktar etkilenebilir hale getirir. Ve etkilenmek birçok insan için düşünüldüğünden daha zor bir deneyimdir.


Yakınlık bazı kişiler için yalnızca haz değil; kaygı, suçluluk, utanç ya da kontrol kaybı korkusu da uyandırabilir.


Bu nedenle bazı insanlar cinselliği yaşarken sürekli performans göstermeye çalışır. Gerçekten hissedip hissetmediklerinden çok; yeterince iyi olup olmadıklarına, partneri tatmin edip edemediklerine, ne kadar çekici göründüklerine, ne kadar “başarılı” olduklarına odaklanırlar.


Bu durumda cinsellik, iki kişinin birbirini deneyimlediği bir alan olmaktan çıkıp kişinin kendilik değerini ispatlamaya çalıştığı bir sahneye dönüşebilir.


Terapi seanslarında bazı kişilerin cinselliği adeta bir sınav gibi yaşadığını görürüz.


Özellikle erkeklerde sertleşmenin devam edip etmeyeceği, ne kadar süre dayanılacağı ya da partnerin tatmin olup olmadığı üzerinden yoğun bir performans kaygısı oluşabilir.


Kadınlarda ise bazen “yeterince arzulu görünme”, “çekici olma” ya da “partnerin istediği kişi olma” kaygısı öne çıkabilir.


Böyle anlarda kişi aslında partneriyle temas etmekten çok, kendi performansını izlemeye başlar. Ve insan kendisini izlemeye başladığında haz çoğu zaman geri çekilir. Çünkü haz biraz gevşemeyi gerektirir. Bir miktar bırakabilmeyi. Bir miktar etkilenebilmeyi. Bir miktar kontrol kaybını tolere edebilmeyi.


Bazı insanlar yoğun cinsel deneyimler yaşamalarına rağmen derin bir doyum hissedemezler. Burada “haz” ve “doyum” arasındaki fark önemli hale gelir.


Haz, kısa süreli bir uyarılma ve boşalma deneyimi olabilir. Ama doyum; kişinin hem bedensel hem ruhsal olarak gerçekten temas etmiş hissetmesini içerir.


Bu yüzden bazı insanlar çok yoğun bir cinsel hayat yaşadıkları halde içsel olarak hâlâ aç hissedebilirler. Sürekli yeni partnerler, yeni deneyimler, yeni heyecanlar arayabilirler.


Çünkü mesele bazen arzunun gerçekten yaşanması değil; kişinin kendi içindeki boşluğu, değersizlik hissini ya da yetersizlik korkusunu düzenlemeye çalışmasıdır.


Bazı durumlarda cinsellik narsisistik bir değer alanına dönüşebilir. Yani kişi; arzulanarak, fethederek, çok partnerle birlikte olarak, “çok istenen biri” haline gelerek kendini daha değerli, daha güçlü ya da daha yeterli hissetmeye çalışabilir.


Burada cinsellik gerçekten yaşanan bir karşılaşmadan çok, kişinin kendilik değerini ayakta tutmaya çalışan bir araca dönüşür.


Bu nedenle bazen dışarıdan son derece özgür görünen bir cinsellik bile, kişinin ruhsallığında oldukça yalnız bir yerde yaşanıyor olabilir. Kişi gerçekten yakınlaşmakta, duygusal olarak açılmakta, kırılganlığını gösterebilmekte, bağ kurmakta ya da bir kişide kalabilmekte zorlanabilir.


Çünkü özgürce cinsellik yaşayabilmek ile hakiki temas kurabilmek aynı şey değildir.

Bir insan bedeninden utanmadan konuşabilir, çok sayıda ilişki yaşayabilir, toplumsal tabulara karşı oldukça özgür bir pozisyonda olabilir. Ama hakiki temas yalnızca bedenlerin değil, ruhsallıkların da birbirine açılmasını gerektirir.


Bazı cinsel işlev sorunları da yalnızca bedensel düzeyde değil; kişinin ruhsal dünyasında taşıdığı çatışmalar üzerinden şekillenebilir.


Erken boşalma, geç boşalma ya da ereksiyon sorunları bazen yalnızca fizyolojik değil; kişinin yakınlık, performans, kontrol, haz ve etkilenebilirlikle kurduğu ilişkinin de bir parçası olabilir.

Örneğin bazı kişiler için erken boşalma, yoğun kaygının hızla boşaltılması gibi işlev görebilir. Yakınlığın yarattığı gerilim arttıkça beden adeta hızlıca boşalarak o yoğunluğu tahliye etmeye çalışır.


Bazı kişilerde ise geç boşalma ya da orgazma ulaşamama; gevşeyememek, kontrolü bırakamamak ya da tamamen etkilenmeye izin verememekle ilişkili olabilir. Sanki beden sürekli tetikte kalır. Çünkü bazı insanlar için tamamen gevşemek ve kendini bırakmak; haz verici olmaktan çok, savunmasız ve tehdit altında hissettiren bir deneyime dönüşebilir. Dağılma, denetimi kaybetme ya da istilaya uğrama hissini harekete geçirebilir.


Benzer şekilde vajinismus da çoğu zaman yalnızca bedensel bir kasılma olarak yaşanmaz. Özellikle yakınlığın tehditkâr, taşırıcı, suçluluk uyandırıcı ya da aşırı denetlenen ilişkisel atmosferlerde büyüyen bazı kişilerde beden, istemsiz biçimde kendisini korumaya çalışabilir.

Bir diğer taraftan, toplumun ve ailenin cinselliğe yüklediği anlamlar da kişinin bedenle ve arzuyla kurduğu ilişkiyi derinden etkiler.


Çünkü aile, toplumun en küçük birimidir ve çoğu zaman toplumun değerlerini, korkularını, yasaklarını ve cinselliğe dair bakışını taşıyarak çocuğa aktarır.


Kadınların fazla arzulu olmaması gerektiği, istek gösteren kadının “hafif” ya da “ucuz” olduğu, erkeklerin her zaman hazır, güçlü ve performatif olması gerektiği gibi kültürel mesajlar; çocukların bedenleriyle ve arzularıyla kurduğu ilişkiye erken dönemden itibaren yerleşebilir.


Çocuk cinselliği yalnızca söylenenler üzerinden değil; evin içindeki duygusal atmosfer üzerinden de öğrenir. Anne-babanın cinselliğe nasıl yaklaştığı, ondan nasıl utandığı, hangi rolleri normal kabul ettiği, hangi arzuları bastırdığı ya da hangi davranışları “ayıp”, “tehlikeli”, “kadınca” ya da “erkekçe” bulduğu; çocuğun bedenine ve yakınlığa yaklaşımını derinden etkileyebilir.


Bu nedenle birçok erkek için cinsellik zamanla performansla eşitlenebilir. Sertleşme, boşalma süresi ya da partneri tatmin etme kapasitesi; erkekliğin kanıtı gibi yaşanabilir.

Erken boşalma, geç boşalma ya da ereksiyon sorunları bu yüzden yalnızca bedensel bir problem değil; yoğun kaygı, kontrol ihtiyacı, başarısızlık korkusu ve kendilik değeriyle iç içe geçmiş bir deneyim haline gelebilir.


Psikodinamik literatürde özellikle erken boşalma bazen performans kaygısıyla, dürtü düzenleme zorluklarıyla ya da yakınlık karşısında yükselen gerilimin hızla boşaltılmasıyla ilişkilendirilmiştir.


Geç boşalma ya da ereksiyon problemleri ise bazı kişilerde aşırı kontrol ihtiyacı, gevşeyememe, etkilenmekten korkma ya da partner karşısında kırılgan hissetme korkusuyla bağlantılı olabilir.


Bütün bunlar bize şunu gösterir:


Cinsellik çoğu zaman kişinin ruhsallığındaki temel örgütlenmeden bağımsız işlemez. Hayattan uzaklaşan, arzularını bastıran, duygularını donduran bir kişi; çoğu zaman cinselliği de benzer şekilde yaşar.


Çünkü cinsellik yalnızca yatak odasında gerçekleşen bir eylem değildir. Yaşamla kurulan ilişkinin en görünür alanlarından biridir.


Bir insan yemek yerken, müzik dinlerken, bir filme dalarken, arkadaşlarıyla vakit geçirirken, bir kitabı okurken, bir manzaraya bakarken ya da yalnız kaldığında hayatla nasıl ilişki kuruyorsa, arzuyla da çoğu zaman benzer bir yerden ilişki kurar.


Kişinin neyi istediği, neyden keyif aldığı, nasıl doyduğu, nasıl temas ettiği, nasıl yakınlaştığı, nasıl geri çekildiği ve nasıl etkilenebildiği; cinselliğin de temel parçalarıdır.


Bu nedenle bir kişinin yatak odasında yaşadığı tıkanıklık, çoğu zaman hayatın geri kalanındaki ilişkilenme biçiminden bütünüyle bağımsız değildir.


Ruhsal olarak yakınlığı içeri alamayan biri, bedensel olarak da içeri almayı zor bulabilir. Çünkü penetrasyon yalnızca fiziksel bir içe giriş değildir. Ruhsal olarak da ötekini içeri alabilmeyi gerektirir.


Bu yüzden cinselliği yalnızca performans ya da teknik bir mesele gibi ele almak, insan ruhsallığının önemli bir kısmını dışarıda bırakmak anlamına gelir.


Bazen mesele haz değil, yakınlıktır.

Bazen performans değil, etkilenme korkusudur.

Bazen bedenin kasıldığı yerde, aslında ruhsallık geri çekiliyordur.

İnsan yaşamla nasıl ilişki kuruyorsa, arzuyla da benzer şekilde ilişki kurar.

Bu nedenle belki de asıl sorulması gereken sorular şunlardır:

Bir başkası ne kadar içeri alınabiliyor?

Yakınlık ne kadar taşınabiliyor?

Hazza ne kadar izin verilebiliyor?

Ve kişi, yaşam karşısında ne kadar canlı kalabiliyor?

 

Kuramsal Kaynaklar: Freud (1905), Klein (1946), Winnicott (1956, 1960), Bion (1962), Bowlby (1969), Mahler, Pine & Bergman (1975), Stern (1985), Beebe & Lachmann (2002), Fonagy et al. (2002)

 
 

© 2026

bottom of page